Ana Sayfa Köşe Yazısı, Manşet, Son Dakika Haberler, Tokat Haberler 30 Temmuz 2018 2250 Görüntüleme

ATATÜRKÇÜ OLMAK MI, MUSTAFA KEMAL’İ ANLAMAK MI?

“Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” der, Mustafa Kemal Paşa. O’nun 1923’te Cumhuriyeti kurup 1938’deki vefatına kadar yaptığı hizmetlere baktığımızda bu sözünün realitesini görürüz. Öyle ki, 1923 ile 1938 yılları arasında 15 mali yıl bütçesinden 11’i “denk bütçe” olarak gerçekleşmişti. İmparatorluğun borçlarını devralan, o borçları günü gününe ödeyen ve bütçesini denk tutan bir Türkiye’nin mimarıydı Gazi Paşa. 1938 yılına kadar ülke sınırları içerisinde üretilen ne varsa, o ürünlerin dış alımı (ithalatı) yasaktı. Böylesi bir temkinli duruş ve kendi kendine yetecek bir tedbirle israfın önüne geçilmiş, yerli üretim teşvik edilmişti.

1947 yılında Dünya Bankası ve IMF’ye üye olduk. Amerikan kredileri ve batıya bağımlı dış politikalarla ekonomimizi dışa bağımlı hale getirdik. Mustafa Kemal Paşa’dan sonra ortaya çıkan bu tablo, her ne kadar değişen dünya koşullarıyla açıklansa da, dışa bağımlılık çoğu kez zora soktu ülkemizi. Buna ilaveten İkinci Dünya Savaşı yıllarında uygulanan politikalarla sıkboğaz edilen halk, sandıkta gösterdiği tepkiyle 1950 yılında Demokrat Parti’yi iktidar yaptı. 1938 ile 1950 arasındaki kayıp yıllar, milletin ağır vergilerle ve jandarma baskısıyla geçirdiği zor zamanlardı.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri ve 28 Şubat 1997 post-modern darbesi, 27 Nisan 2007 Muhtırası ve en son 15 Temmuz 2016’daki hain kalkışma ile demokrasisine kast edilen Türkiye, atlattığı bu büyük badirelere rağmen güçlü toplumsal değerlere bağlı olan halkıyla dimdik ayakta durmasını başaran büyük bir ülkedir. Mustafa Kemal Paşa’nın tam bağımsız ve milli politikalarıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarında nefes alan halkın, son 20 yılda siyaseten gösterdiği tercihleri eleştiri konusu yapanlara rağmen, 24 Haziran 2018 seçimlerinde de aynı doğrultuda karar vermesi, yaşadığı ekonomik ve sosyal rahatlığın sandığa yansımasının ifadesidir.

Dolayısıyla “Atatürkçüyüm” diyenlerin yapamadıklarını yapan, halkın değerleriyle barışık ve refaha dönük politikalarıyla her seçimde rekor oy alan siyasi iktidarın halka verdiği güveni anlamakta zorluk çekiyor muhalefet. Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu evi restore ettiren, yaşamının son günlerini geçirdiği Savanora Yatı’nı yeniden devlete intikal ettiren AK Parti iktidarlarını eleştirenlerin derslerine daha çok çalışmaları gerekiyor. Kısır laiklik tartışmalarını bir kenara bırakıp, milletin sosyo-ekonomik seviyesinin daha üst sıralara çıkarmak adına politikalar üretmeleri gerekenlerin, kullandıkları dil başta olmak üzere, siyasetlerini gözden geçirmeleri şart artık.

Neden mi? Geçmişe şöyle bir bakalım o zaman:

“Atatürkçülük” kavramının en çok 12 Eylül 1980 darbesinden sonra içi boşaltıldı. Atatürkçülük adına hem solcuları, hem de milliyetçileri ezip geçtiler. Yine Atatürkçülük adına gencecik fidanları darağaçlarında sallandırdılar, insanlara zulmettiler. Halkın örgütlenme hürriyetine, düşüncelerini ifade etme haklarına zincir vurdular, gözleri korkuttular, herkesi sindirdiler. Oysa Mustafa Kemal, o halkın önderi olarak Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirmiş, zaferden sonra da, vefatına kadar vatandaşların her türlü beklentisini gerçekleştirmeye çalışmış büyük bir devlet adamıydı. Atatürkçülük adına işlenen her kusur, gerçekte Mustafa Kemal Paşa’yı kendi çıkarları için kullanmak isteyen bir grup militaristin ahlaksız girişimleriydi.

1992’de yeniden kurulan CHP, 1938’den sonraki alışılagelmiş hatalarını tekrarlayarak kendini elitist bir yöne savurdu. Seçkinci kadrolar CHP’yi, sadece zengin mahallerinden oy alabilen bir parti haline getirirken, Anadolu halkı partide yer bulamadı kendine. 12 Eylül’ün izlerini silmek ve yaralarını sarmak gerekirken, darbeci paşaların halktan uzak “Atatürkçülüğü” ve katı laik politikalarla toplumla arasına mesafe koydu parti. Dolayısıyla toplum olarak bugün yaşadığımız kutuplaşmanın önü açıldı. (Başörtüsü yasağı buna verilecek en güzel örnektir.)

Son olarak, ünlü müzisyen Mazhar Alanson’un geçtiğimiz günlerde Sabah Gazetesi’ne verdiği röportajda söylediği “Atatürk’ü seviyorum, ama Peygamberime de aşığım” sözleri dolayısıyla adeta linç edilmesi de göstermiştir ki, bu ülkenin kutuplaşmasında önemli pay kendisine “laik” tanımlaması yapan kesime aittir. Elbette son yıllarda yaşanan kutuplaşmanın tek sorumlusu laik kesimin öncülüğünü yapan CHP değildir; ancak bu ayrışmanın önemli aktörü yine bu partidir. Özellikle HDP ile olan yakınlaşması, Erdoğan karşıtlığında takındıkları tutum, örgütsel yapısının tek bir merkezden gerçekleşmesi ve kullandığı sert dil, CHP’yi, bu konuda öne çıkaran temel etmenler olarak gösterilebilir.

Kim bilir, belki de Mustafa Kemal Paşa’nın “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” sözünün ne anlama geldiğini, en çok CHP’lilere anlatmak gerekiyor.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.