Ana Sayfa Köşe Yazısı 10 Ocak 2018 117 Görüntüleme

KUR’AN-I KERİM KENDİSİNİ MÜDAFAA EDİYOR

Sevgili dostlar, bu yazımda size M.Kemal Atatürk ile o dönem Beyazıd camiinde görevli Hafız Asım efendi arasında geçen bir hadiseyi aktaracağım. M. Ertuğrul Düzdağ beyefendi’nin Dünden Bugüne isimli köşe yazısından alıntılayarak;

Meşhur Dolmabahçe toplantıları bütün hızıyla devam etmektedir. Kurulan mükellef sofralarda alınan alkolle birlikte devletin ve milletin bekasını ilgilendiren kararlar alınmakta, devrimlerle ilgili görüşmeler, toplantılar Gazi Paşa’nın da tensibiyle ve katılımıyla gece yarılarına kadar devam etmektedir.

O akşamki toplantı da Mustafa Kemal’in neşesi gayet yerindedir. O günlerdeki yoğunluğunun büyük bir kısmını Kur’an-ı Kerim’in arapça yerine Türkçe olarak okunması işine ayırmıştır. Çünkü ona göre “… kuran nihayet serbest vezinde bir şiirdir. Allah tarafından vahyedilmiş olamaz. Muhammedin kendi sözleridir…” diyerek düşündüğü bu büyük devrime temel aramaktadır.

Zaman zaman bu fikre zemin hazırlamak için Dolmabahçe toplantılarına dönemin ünlü hafızlarını ve Kur’anı güzel okuyan kaarileri de davet etmekte, onlara Türkçe Kur’an okutmaktadır.

O akşam sadasının güzelliğini ve okuyuşundaki ahengi kendisine çok methettikleri Hafız Asım efendiyi meclise davet etmiştir. Asım efendi musikişinas, edebiyat bilir, söz söyleme sanatında mahir, akıllı, zeki aynı zamanda ilmi siyasete vakıf genç bir hafızdır.

Huzura girmeden Mustafa Kemal’in meclistekilere söylediği ve yukarıda derc ettiğimiz cümleleri tamamen duyar. Ancak çağran Mustafa Kemal olunca her adımını dikkatle ve rikkatle atmak zorunda olduğunu anlamıştır. Huzura girer. Edebli ve efendi tavırları, ağırbaşlılığı, terbiyesi mecliste bulunanların çok hoşuna gider. Kendisine Türkçe Kuran hakkında ne düşündüğünü sorarlar. Bunun üzerine Hafız Asım efendi, “Kendi bilgisinin bu hususta fikir yürütmeye yetecek seviyede olmadığını” tevazu içinde arz eder.

Bunun üzerine kendisine Isra suresinin Türkçe tercümesi verilerek okuması istendi. Büyük bir dikkatle ve ahenkli bir şekilde kendisine verilen bu Türkçeye çevrilmiş ayetleri okudu. Gayet güzel buldular.

Ancak bu güzel sesten bir de Kur’anın aslını arapça olarak okumasını, hemde istediği ayetlerini okuyabileceğini söylediler.

O ana kadar diğerleri gibi koltukta ayaklarını aşağıya sarkıtarak oturan Hafız Asım efendi, hemen ayağındaki pabuçlarını çıkartıp koltuğun üstüne diz çökerek oturdu. Tabi bu Mustafa Kemal ve mecliste bulunanların dikkatinden kaçmamıştı.

Gözlerini Hafız Asım efeninin üzerine diken Mustafa Kemal, “Kuranı Türkçe okurken ayaklarını uzatmıştı. Şimdi ise diz çöktü. Anlaşılıyor ki, önceki okuduğunu Kur’an saymıyor.” Diye fikrini söyledi.

Hafız Asım efendi de duymuştu bu söyleneni ve biraz tedirgin olmuştu. Ancak içinden “Yardımcısıdır doğruların Allah” diyerek

“Paşam bu bir alışkanlıktır. Hareketimi düşünerek yapmış değilim. Fakat ne yalan söyliyeyim, kanaatim, söylediğiniz gibidir.” Cevabını verdi.

Mustafa Kemal’in bakışları yumuşadı. Bu mutaassıp cahil gence acıdığı anlaşılıyordu.

“Herkes kanaatinde hürdür, elverir ki bu kanaatler samimi olsun, genç adam” diye karşılık verdi.

Sonra Hafız Asım efendi her hangi bir özel seçim yapmadan Kur’an-ı Kerimden o anda aklına geliveren bir yerinden okumaya başladı. Hakka suresini okuyordu.

Bir miktar okuduktan sonra kendisini sessizce dinlemekte olan sofrada bulunanların huzursuz bir şekil de kıpırdandıklarını, birbirleriyle fısıldaşdıklarını farketti. Ne oluyordu. Birden okuduğu ayetleri düşündü. Ayetleri okudukça rengi kızarmaya, sonra da sararmaya başladı Aman Allahım ne olmuştu öyle. Mustafa Kemal başta olmak üzere herkesin bakışları değişmiş, tedirgin olmuşlardı. Ayetleri düşününce ne olup bittiğini anlayıverdi.

Herhangi bir seçim yapmadan aklına geliveren ayetlerde mealen şöyle söylüyordu Hazreti Kur’an;“… O Kur’an elbette şerefli bir Peygamberin Allah’tan aldığı sözüdür. O, bir şairin sözü değildir. Ne da az inanıyorsunuz. Bir kahinin sözü de değildir. Ne az düşünüyorunuz: O, Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.”Tamda bu sırada Mustafa Kemal ayağa kalkıverdi. Hafız Asım efendi sustu. Zaten okuyacak mecali kalmamıştı. “Bu hafız sade hafız değil aynı zamanda diplomat. Az önce konuştuklarımızı kapı dışından duydu ya da dinledi şimdi bizim konuşmalarımıza Kur’an ayetleri ile cevap veriyor” deyince, Hafız Asım efendi ne yapacağını şaşırdı. Ancak kendinden emin ve vakur bir şekilde kendini müdafa etmeye başladı.

“Paşam ben hafızım. Ama Kur’an-ı Kerim’in derin manasına vakıf değilim. Oduğum ayeti kerimeler de Allah biliyor ya özellikle seçilmiş ayetler değil, sadece o an aklıma geliveren ayetlerdi. Bilmeyerek sizi üzecek bir şey yapmışsam bu benim eserim değil, Allahın tecellisidir.” Deviyermişti.

Az sonra hafız Asım efendi Dolmabahçe Sarayı’nın ılık havasından 1931 kışının soğuğuna çıkmakta idi. Altıyüz sahifelik Kur’an-ı Kerim ayetleri arasında çıkıp, ağzından dökülüveren ayetleri bir kere daha büyük bir şaşkınlıkla düşündüğü zaman yanaklarına doğru süzülen yaşlara aldırmadan kendi kendine mırıldanıyordu. “Vallahi Kur’an-ı Kerim kendisini müdafaa ediyor.”

Biz M.Ertuğrul Düzdağ beyefendinin köşe yazısından alıntılar yaparak 1931 yılının bir kış gecesinde, meşhur Dolmabahçe toplantılarında cereyan eden bir hadiseyi aktardık. Yorum siz kıymetli okuyucularımızın efendim.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.